ABD ve Biz
Dünya’nın hegemonik gücü olduğunu vehmeden ve her şeyin kendi dizaynlarına göre olmasını isteyen, son asrın ‘süper güçleri’nden biri olan Amerika’nın ülkemize ve bizim dünyamıza yansımalarına kısa bir bakış yapmak istedim.
Amerika Nasıl Kuruldu
‘Amerika’nın tarihi 1620’de ‘Mayflower’ adlı yelkenli geminin kıyılarına yanaşmasıyla başlamış’ (Grosser Weltatlas, Ansiklopedik Büyük Dünya Atlası, Hürriyet yayını, 1993, s.45)
‘15.yy’da Avrupalılar önce araştırmak, sonra da sömürgeler kurmak için bütün dünyaya yayılmaya başladılar. Avruplılar önce Kuzey Amerika’yı, sonra da Avustralya’yı ele geçirdiler. Asya’da ve Afrika’da ise daha önce kurulmuş olan ileri uygarlıkları denetimleri altına aldılar. Güney Amerika gibi ülkelerde var olan krallıkları ortadan kaldırdılar ama hiyerarşik yapıyı koruyarak kendi amaçları doğrultusunda kullandılar.
Bu ilk göç dalgasını bir ikincisi izledi. Bu kez egemenlik altına alınan halkların sayıları milyonları bulan bireyleri zorla başka kıtalara götürüldü ve burada köleleştirilerek işgücü olarak kullanıldı. Özellikle Afrika’dan Kuzey ve Güney Amerika ile Antiller’e çok sayıda köle götürüldü. 1860’ta Kuzey Amerika’da yaşayan toplam 12 milyon insanın 4 milyonu köleydi. ABD’de bu kölelerin soyundan gelen Siyahlar günümüzde toplam nüfusun yüzde 12’sini oluşturuyor ve hala toplumsal olarak dışlanmış bir biçimde yaşıyorlar. Avruplıların öteki kıtalara, özellikle Kuzey Amerika’ya göçü yüzyılımıza değin sürdü. 1890-1920 arasında ABD’ye 15 milyon kişi göçetti.’ (A.g.e, s.75)
Irk ayrımının sembolü, Kızılderili katliamı
Dünya tarihinde Amerika’nın yeri bugün ‘güç’ten gücünü alan bir pozisyonda bulunsa bile tarih sayfaları maalesef zencilere karşı ırk mücadelesi ve yerli ırkın asimilasyonu adına kara lekelerle doludur. Bugün dünyaya demokrasi ihraç etmeye, hak-hukuk, insanlık öğretmeye kalmasına bakmayın; aklıselim sahibi her insan, Amerika’nın dünden bugüne hemen hemen her coğrafyada özellikle bizim bölgemizde yaptıklarına bakarak az çok bir kanaat sahibidir.
Türklerle ilişkiler nasıl başladı!
‘Amerika, 18.yy’ın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuzey Afrika’daki vilayetleriyle temas kurdu. Rahatça ticaret yapmak için bir haraç vermeye de mecbur oldu.
İlk Amerika gemisi 1797’de İzmir’e geldi. Amerika’nın Londra elçisi Rufus King, Londra’daki Osmanlı elçisi Yusuf Agah Efendi ile temasa geçerek iki ülke arasındaki resmi münasebetleri başlattı. Bu temas sonucunda ABD’nin Lizbon elçisi William Smith 1797’de İstanbul elçisi olarak tayin edildi, ancak elçi İstanbul’a gelemediği için resmi ilişki kurulamadı’ diye kaydeden tarihçi Prof.Dr.Erhan Afyoncu, 1800’de George Washington adlı geminin yıllık vergisini getirdiğini, Yedikule açıklarında demir atan gemiye hisar muhafızı tarafından kuzu ve çiçek gönderildiğini, kuzu barışı, çiçeğin ‘hoş geldiniz’ mesajı verdiğini dile getiriyor. (Son Dünya Düzeni, Yeditepe yay. 2014, s.115-118)
İlk konsolos vekilinin tayini
Aynı kaynağa göre Amerikan gemisinin güzelliği, askerlerinin disiplini dikkat çekmiş, 52 gün kaldıktan sonra aynı yıl aralık ayında şehirden (İstanbul’dan) ayrılmış. Ticari gelişmeler üzerine 1811’de konsolos tayin edilmiş ama Osmanlı yönetimi tarafından ilk etapta tanınmamış, resmen tanınması 1823’ü bulmuş..ABD, 1830 yılında Newyorklu tüccar Charles Rhind’i İstanbul’a göndermiş, uzun müzakereler sonrasında Ticaret ve Dostluk antlaşması imzalanmış. Gizli bir madde olan Türkiye’ye savaş gemileri inşa etme işi Amerikan senatosunda reddedilmiş. 1831 yılında David Porter İstanbul’a maslahatgüzar olarak (henüz büyükelçi atanmadığı durumlarda diplomatik ilişkileri yürütmek üzere görevlendirilen, misyon şefliğine vekalet eden kişi olarak) tayin edilmiş, 1843 yılında ölene kadar burada ABD temsilcisi olarak görev yapmış.
Çöküşümüzde Tesiri var
Amerika’nın Osmanlının yıkılışında da önemli tesir icra eden bir ülke haline geldiğini özellikle coğrafyamızda yaygınlaşan Amerikan kolejlerine, eğitimli misyonerlerine ve Yunan işgalinde lojistik desteklerine (bkz.Hulki Cevizoğlu, 1919’un Şifreleri) bakarak anlayabiliriz.
Cumhuriyet Sonrası da müttefikimiz
Amerika, Cumhuriyet sonrası da elimizi ve yakamızı bırakmadı. Dost ve müttefik sıfatıyla bizi dizayn etme çalışmalarını sürdürdü. Stalin ve Sovyet zulmünden kaçan Türkiye kendini Amerika kucağında buldu. O’nun bize uygun bulduğu her paktta kurum ve kuruluşta yer aldık. Askeri yapılanmamızdan eğitime, ticaretten tarıma her şeyimize karıştı. Çünkü veren el oydu. (Marshall yardımları, ekonomik borç ve yardımlar, hibe görünümlü bağlantı vasıtaları, silah ambargosu vs)
Kendimi bildim bileli ülkemiz bu dost (!) ülkeye saygılı davrandı ancak Amerika tepeden bakışını ve özellikle İsrail korumacılığı adına ikili davranmaktan hiç kaçınmadı. Ülkemizin gelişmesi ve güçlenmesine mani olan terörün ve ülke karşıtı yapıların yanında yer aldı. Türkiye güçlendikçe Amerika karşısında sesi gür çıkan ve eli güçlü bir yapıya büründü ona rağmen (F-35’ler ve S-400’ler konusunda olduğu gibi) despotik tavrını sürdürmekten de geri durmadı.
Bazen lehte bazen aleyhte ilişkilerimize bakarsak Amerika, kendimize geldiğimiz, uyandığımızın galiba farkında ve temsil ettiğimiz ruhu (Türk ve İslam dünyası hinterlandımızla) anlamış görünüyor. Unutmayalım, devletler ve milletler de çıkış ve inişler yaşar. Biz dipleri gördük, gerçek dost ve düşmanları tanıdık, oyunlar ve tuzakların her nev'ini yaşadık. Zulm ile abad olunamayacağı hakikati için devran mazlumlar için yeniden dönüyor.